20 Kasım 2011 Pazar

Gitmek fiiline...1. ayıma...

Gördüğüm güzellikler göreceklerimin teminatı oldu sanki...Fotograflayamaz gördüklerimi, anları hiç bir makine...Kadraj'a giremeyen önemli detaylar var...Şehrin nefes alışı, kokusu var sanki...Eksik fotograflar bundan...Güzel demek yetmez bu şehirde başka sıfatlar aranmalı ama sanki İngilizce'den Türkçe'ye çeviri de yaşanan hani tam anlamı verememek endişesi gibi...Ne bileyim..Güzel de demek yetmiyor sanki..Sadece kalpte yurekte her hücre de daha ne güzellikler bulacak beni sorusu sorunca saolsun işte, yaşanmışlıkları örnek alarak evren daha güzel örneklerini sanki getiriyor karşıma...Ne çok güzel dedim ama ne olur anlayın "Güzel" işte...

Ama bazen öyle bir hasret yakalıyor ki...Bir şarkı da...Keskin içine işleyen rüzgarda...Bir resimde...Yada geçen sene bu zamanda...Bir dost mesajında...Yada "yavrum, ne olur üşütme kendini" diyen anne mesajında...O zaman kör oluyorsun...Gönül gözün dahi kapalı...Geçer mi zaman?...Geçer de "bu gitmek" son bulur mu, diyorsun...Tarifi olmayan bir duygu kaplıyor içini...Diliyorum, dua ediyorum kavuşması garanti ayrılıklardan olsun diye...Bu vakitli...Sayılı gün geçecek...Ve o zaman bu gitmenin bana bıraktığı hoş anılarda; kapısını acıp kapadıgım basta baya kavga edip alısmaya direndiğim ama nihayetinde Derman çifti ve Bir Bulut hanım ile alıştığım bana ait 1.5 katlı evim:), severek ve başarıyla yürüttüğüm iyi niyetle çaba ile elinden gelenin fazlasını yaparak katkı sağladığım projem, yeni edindiğim ve daha önceden tanıdığıma şükrettiğim arkadaşlarım, dostlarım, sıcacık içime işleyen anılarım yer alacak....

Ben hep gitme eyleminin peşindeydim aslında...Gitmek, şöyle bir temiz ardında bırakmak herşeyi...Temiz...Belki kendini yeniden keşfetmek için, kim geri de kalır kim seninle gelir belki iyice anlamak için, en nihayetinde uzaklaşmak asılda, aslında biraz da nefes almak, iyileşmek için...Gitmek hep havalı bir eylemdi benim için...Nihayetinde havasına kapıldım...Bir temiz Gittim...

Ve farkettim ki aslında gitmek geçmişinde yer edinmiş herşeyin özlemini tetikliyor...Aslında gitmek, dönüşün özlemini hareretliyor...En nihayetinde dönüşüne, nasip olursa elbet, büyük kararlar aldırtıyor...Asılda amacına ulaşıyor...Nihayetinde iyileştiriyor...Böyle gitmelerde anlam buluyor kavuşmalar...Şükrediyorsun yeniden...Hep yanındayken var olanların kıymetini, gittiğinde ayrı kaldığında onları varken yanında olmadıklarında var-yokluklarında özlüyorsun, anlıyorsun...Ve şükrediyorsun..Var olsunlarda kavuşmak geleceğe kalsın...O eşsiz gelecek geldiğinde tüm ayrı kalınan dakikalar nazar boncuğu olup zamanda asılı kalsın....Nıhayetinde duanı buluyorsun sonunda...Tüm gitmeler büyük anlamlı kavuşmalara gebe olsun diyorsun...

Derman Çifti ve Bulut Hanım'a...

Bayram gibi geldiler...Bayram'da geldiler...İstanbul getirdiler valizlerinde...Sarılışlarında dostluk...Amsterdam'dan bir Derman çifti ve Bir bulut hanım geldi geçti...Onların gidişlerinden 1 hafta geçti..Gelişlerinden 2. hafta...Özledim kendilerini...
Biz es kaza Bozcaada gezi ekibi olarak bir araya geldik...Amsterdam- Hollanda gezisi ile sınırları aştık...Belçika-Brugge yollarında sınırsızlığa şaştık...Beraber olmanın, aynı şeye gülmenin, ekip olmanın, yeri geldiğinde birbirimizi idare etmenin, anlamanın, tanımanın farkına varıp arkadaş olduk..Dost olduk...

O kadar keyifliydi ki her an...İş çıkışı katılsamda aralarına eve bir gelişim vardı...Koşarak...Bekleyenler vardı evde... Kapıyı açacak evde güzel benden sesler vardı duymayı arzuladığım...Her akşam neleri keşfettiklerini öğrenmek, onları dinlemek, gülmek, konuşmak, yalnız olmamak evde...Evine daha da alışmak...Ah be herşey insanla güzel, dostlarınla güzel demek içinden...Nasip-Kısmet ikilisine tesekkur etmek bir de...Gelişlerine vesile oldukları için...

Ben onlarla daha da sevdim sanki...Alıştım bir şekilde...Kabullendim geçecek ayrılık süresini...Ama onları havaalanına bıraktıgımda anladım ki...Kalan olamam ben...Sevdiklerimin ardında kalan hani...Neredeyse koyun valizinize beni de diyecektim...Ayrılık saatinin yaklasmasına izin vermeden erkenden geldiğimiz havalimanından bende izin isteyerek erkenden ayrıldım...Ne diyim...Yaşlanıyorum heralde...Böyle el sallamak istemedim...İçim de yalnızlık büyüdü, gözyaşı oldu döküldü...Dedim sonra, burda yaşasam, her ay gelse sevenlerim, her ay ugurlasam böyle....Olmazzzzz...Geride kalan olamam...Ben olamam...Her geliş gidiş de daha da azalırım...Ya bu bana göre değil...Giden de olamam onu da gidince anladım:) Ben nefes aldığım, bana ait, bütünümün parçaları neredeyse yerim orası benim...Ne giderim ne kalırım bundan sonra, arkadaş! Ben hep anda...İçimden ne gelirse sevdiklerimle keşfetmeye devam ederim...Ayrı kalırsam da birilirim ki sayılıdır geçer...Her sayılan an büyük kavuşmayı tetikler...
İyi ki geldiniz tekrar...İyi ki daha ne güzellikleri beraber gezip göreceğiz tekrar...Aslında kısacası ve en anlamlısı belki iyi ki hayatımdasınız ve çemberimin merkezine yakınsınız...

3 Kasım 2011 Perşembe

Biraz da gulelim...

Aslında güldüğümüz çok an var bizim Amsterdam da..Özellikle Yıldız ve Müge beraberken...Çünkü yaşanması gereken her case bizde de hayat buluyor gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyoruz...
Bunlardan bir kaçı özellikle Türklerle karşılaşmalarımız aşağıda...

#1: T-mobile'dan hat alacağız kı ailemizi arayalım. Dam'a yakın bır T-mobile şubesine gidiyoruz..Kalabalık...Bi de burda çalısşanlar bizim gibi değil. Bizde nasıldır: aynı anda 10 kişiye bakar muşteri temsilcileri..Her müşterinin problemi/isteği acildir. O an çözülmelidir. Burda sukunette hersey herkes..Bıraksak uzun sohbete dalacaklar..Yine araya girmeye çalışıyorum..Türk usulu...Bence mantık basit. Yeni hat verecek  ve biz parasını ödeyeceğız. Ama o profesyonel, şu anda meşgulüm biraz sonra sizi alacağım diyor..Ben de senin ülken (hoş seninde değıl afro diyorum içimden tabi) öyle olsun diyorum. Sıramı beklerken esmer bır kız yaklaşıyor. Müge inglizce iletişime başlıyor..Benim gözüm kızın yaka kartına ilişiyor...Kızın adı Tugba!! Tugba diyorum Tugba sanki kızın kırk yıllık arkadaşı gibi..Kız gayrıihtıyari efendim diyor..Tugba tabi dıyorum..Türksün sen..Türküm diyor...Biz orda dalgalanda sende safaklar gibi ey şanlı hilal, olsun artık sana dökülen kanlarımız hepsi helal formatına geliyoruz:) Tugba saolsun bizimle ilgileniyor. O anda şubenın gider borusu patlıyor, nasıl oluyor anlamıyoruz tabi, inanılmaz içerde bir koku...Canımızı zor dışarı atacagız, Muge, Tugba hanim bir problem olmaz di mi diyor?...Ben bak Tugba diyorum, olursa bir problem geliriz..O da her zaman diyor...Ayrılıyoruz dukkandan... 

#2: Albertheijn'da alışveris yapıyoruz Muge ile beraber...Beni sıkı tembihlemişler hem işten hem evden..Kesinlikle protein agırlıkla beslen ki soguklarına dayanabilesin...Yoksa rüzgarda yaprak misali kanallari boylarsın!! Bol bol süt iç demişler bana...Ben de bir umut Darwin'den kullanılan uzuvlar uzar söylemi kalmış aklımda...Benim de süt içmekten boyum uzamazsa boynum uzar bir kac cm farkederim, ee suttde destekler diyorum içimden...Albert amcada direkt peynır sut reyonuna gidiyorum...Bakıyorum bakıyorum...Daha önce egitimde sut diye baska birşey içtiğimden sormak istiyorum bu Melk bizim Milk mi diye:)...Orda sarısın bir cocuk rafları duzenliyor...Diyorum bu Milk mi? Sorum ile gözümün çocugun yaka kartına ilişmesi an meselesi..Çocugun adı Turgut!! Turgut ya Turgut! Türk müsün? Türküm abla! Yaşa var ol Harbiye! Yıkılmasat ve dinle! Göklerden gelen sana ne diyor bir dinle! Asil kan formatı bende yine.. Yardım et bakalım diyorum...Yardım ediyor...gösteriyor..öğretiyor...Müge ikinci kez bir Turk bulmama şaşırıyor...

#3: Hema'da  alışveris yapacagız ama öncesinde bir kahve içelim diyoruz...Giriyoruz Yıldız ile sıraya...Ah diyorum ben kahvemin yanina çıkolatalı birşeyler de olsa diyorum. (Deli gibi yiyorum zaten) Bakıyorum bakıyorum yok...Sıra bana geldi...Esmer bir çocuk kasada...Diyorki 3eur..Çıkolatalı kurabiye var mı diyecegim bir de...kurabıye kısmında gözüm yine yaka karta kayıyor...Mustafa! Mustafa diyorum...Cocuk gayrııhtıyarı efendim diyor:) Türk müsün Türküm:)

Bunların hepsı emın olun oluyor...Oyle bir andayız ki...Turk gormek ozellikle ilk gunlerimizde bizi inanılmaz mutlu ediyor..Bir nebze memleket özlemi diniyor..

#4: Cuma iş çıkışı öğreniyoruz ki ING Rock Gruplarının bir partisi var. İş yerimize cok yakın...Gidelim diye karar alıyoruz...Gidiyoruz da...Cok basarılı bir grup vardı hatta..Solisti için ser de iyi yorumlar yapıyoruz...Bir de bu grup Kredi Risk birimlerinden oluşunca şaşırmadan da edemiyoruz:) Yıldız o akşam Belçika'dan bir misafirini alacağı için erken çıkması gerek...Onu yolda yalnız bırakmayalım diye bizde onla beraber geç kalmadan gidelim istiyoruz...Muge ve bende burda kullanılan ve kişiye ait olan yolcu kartlarından var...Yıldız daha o kartlardan almamış...Metro ile central station'a gideceğiz....Bakıyoruz ki tren bileti alabildiğimiz makınalardan bu istasyonda yok...Yıldızda da bılet yok...Muge kendisi gectikten sonra kendi kartını Yıldız'a uzatıyor...Ben o sırada onlara baka kalıyorum...Sonra Muge'den kartı alan Yıldız kendi için basınca akıllı makine Yıldız'a geçişe izin vermiyor...Cunku bindiğin durakta check in indiğin durakta check out yapıyorsun, yanı bir kez kullanabiliyorsun...O sırada Yıldız ben nasıl geçecem diyor...Ben de diyorumki yapış bana Yıldız...Beraber geçeceğiz...Yıldız ile turnikeden kardeş kardeş geçiyoruz:) Ama öyle gülüyoruz ki...Koskoca OV Chipkardlarına Akbil muamelesi yapıyoruzz..Asıl muamma Central Station da check out yaptıgımız zaman ordaki kontrol noktasında ne diyeceğiz...Yıldız teleşa düşüyor ben nasıl inicem diye...Cunku her noktada kontrol var..Biz diyoruz ki OV chipkartım vardı..kaybettım de...Olmaz diyor gerçeği söyleyeceğim...Ya söyleme..Söyleyeceğim derken..Biz yankee arkadaşlarına kanan Yıldız...Yalan soyleyecek hazır...Ama o kadar tedırgınız ki...O psikoloji ile bir durak once inmişiz...Orda bekleyen gorevlılere Yıldız OV chıpkartımı dusurdum dıyor...Muge ise bıletını dusurdu dıyor...Ben sessizim...Olmadıgım kadar:) Neyseki bı problem olmuyor...görevliler temiz yuzlu 3 kıza yardım ediyoru...İstasyondan cıkınca Niewmarkt diye bir yerde oldugumuzu anlıyoruz...Gulmeye devam edip yanlış yerde indik ama buraya bir gun yemege gelelimm diyoruz:)

# 5: Benim burda bulunduğum gün içerisinde bir çıkmaza giren temizlik hizmeti sürecim...geçtiğimiz pazartesi son muammasını yaşadı...Muge ve Yıldız iş çıkışı bana geldiler...Temizlikçi de gelecekti...Ama gelmedi...Belki gelir umuduyla karşıdaki...Toscana adlı pizzacıya gidelim dedik...Pizzaları sıparıs ettık...Afiyetle yedik...Kalkacagız...(Bu arada temızlıkcı hala yok..) Esmer bir adam bizim bulunduğumuz masanın yakınındaki bir dolabı acacağı için bizden Dutch kelimelerle izin istedi. Bizde anladık ne hikmetse, sandalyemizi duzelterek kendisine izin verdik...Kesin Türk dedim Müge'ye...Çünkü artık dedektördüm...Hissettim..Müge'de döndü...Sana güveniyorum bence de dedi..Adam bize dönerek Türk müsünüz dedi? Evet abi Türküz:)

Sudan çıkmış balık formatındayız...Ama keşfetmek güzel...Gülmek güzel....Allah korusun diyelim kazadan beladan kötü insanlardan da gülerek keşfetmeye devam edelim:)

31 Ekim 2011 Pazartesi

Karşılaşma...

Nasıl da geçiyor zaman hızla…Önceleri ne anım var ki diyordum sokağında, caddesin de yada kanalında? Böyle ait değil arada derede ne yerde ne gökte öyle yani öylesine geçiyordum herşeyden…Tabi, kabul ediyorum…Güzel şehir, dokusu, havası, binası, evleri ama senden değil ki? Yolları, gördüğün insanları, geçtiğin sokakları İstanbul’a benzete benzete yaşıyorsun…Masal şehir diyorsun ama için hep buruk, özlemde...Bi takılıp düşmedim bile dedim kendi kendime…Genelde kafamı  gözümü dizimi yardığım yerleri daha iyi hatırlıyorum da…Kan dökmüş oluyorum zira…Ama sanki yasadıkça flu resim canlanıyor…Daha genişliyor büyük resim…Artık bazı yerlerde direkt beyincik devreye giriyor bakmışım ki evinin yoluna girmişim dalgın olsam bile…

Zaman diyorlar ya herşeye deva…yaraya…umuda…alışmaya…kabullenmeye…işte zaman geçtikçe sanki seni kabul ediyor şehir…bakmışsın…sen de alışmışsın…öyle işte inceldiği yerde kopar diyorsun…

Ama idda ediyorum ki…Bu şehirde birileri olmalı senle…Kesinlikle…Aynı şeylere gülebildiğin, paylaştıkça çoğalabileceğine inandığın, güvenebileceğin birileri olmalı…Şanslıyım ben…Varlar…Bir de kan bağı var…

Istanbul…Bilirsiniz farklı çeker insanı içine…Öyle alır seni öyle götürür ki, bakmışsın öyle koşturmacadasın ki kendini bile unutmuşsun…Kaldı ki eşini dostunu göreceksin…Büyük lüks...Benim Metin abiyi ve Melike ablayı tanıma şansım olmamıştı Istanbul’da iken…Ama bilirdim bir Metin abi var… Hem de çok sevdiğim kendime örnek aldığım Tülay ablamın kardeşidir o Metin abi… Müzik ile ilgilidir…Sesi çok güzeldir…Gitar çalar, bilirim…Ve  O Metin abi, Amsterdam’a yerleşmiştir üç yıl önce…Bilirim ben…

Herşeyin bir zamanı var sanırsam…Olma zamanı…İşte benim görüşme zamanım gelmişti Metin abi ve eşi ile…Pazar günü evlerinde ziyaret ettim onları…Sanki ben yıllardır tanıyordum kendilerini onlarda beni…Hatta yanına yaklaşabildiğim kedileri bile beni sessizce izlerken yanıma sokulurken o da aynı fikirdeydi sanki...Ben ise belli bir mesafe aralığında yaklaşabildiğim ender kedi listeme almıştım Kor’u (Core: Umarım doğru yazıyorumdur adını. Hoş alınmaz herhalde söylemezsekJ)  

Melike abla özlemişsindir diyerek Türk kahvesi yapıyor, çay demliyor, kebap ve tatlımızı yiyoruz…Nihayetinde çıkıyor ortaya hünerler...Ve ustasının yardımıyla gitarın tellerinden çıkan notalar odadaki her bir eşyaya dokunuyor ve Metin abinin sesi ile birleşiyor nihayetinde o an herşey o müthiş nota ve ses geçişine selam duruyor…An durmuş, herşey durmuş ve eminim paralel evrenler de bile saygı duruşu var…O an canlı, hayatta olan herşey notaların geçişini izliyor...Ve Metin abi diyor ki…Bu nasıl bir beste nasıl bir söz…Ben söylerken ağlayasım geliyor…Müzik böyle bir şey işte diyorum içimden…Ayrı bir ruh hali...O an bir tören sanki…Melike abla ise bu törende Metin abinin en büyük destekçisi...Öyle bir saygı var ki…Metin abinin sesinde hayat bulan her söz, tellerden çıkan her bir nota aslında ilk ona uğruyor…

Müzik ayrı bir ilgi alanı onlar için…Evlerinde bir odaları müzik için ayrılmış…Hayatın hırslarından uzak, belki canlarını acıtan insanlardan bile uzak, en acısı sevdiklerinden uzak notalarda hem keyifle hem özlemle zaman geçiriyorlar…Çekimler yapıyorlar…Bir köşe yaratmışlar kendilerine…Öyle işte duru, samimi, içten yaşıyorlar kendilerini…Müzikle yoğruluyorlar…

Ben de açılıyorum o sırada…Çok utanırım aslında şarkı söylerken…Ama öyle olmuyor işte…Nihayetinde ben de birkaç bir şey söylüyorum…Iddam yok ama kulak varmış onayı alıyorum Metin abiden, Melike abladan…O gece için yetiyor bana… Fazlasında da gözüm yok zatenJ  

Ve en nihayetinde gitme zamanı gelince geçirdiğim keyifli zamanın tadı damağında ayrılıyorum o nota evden…Ve bir kez daha diyorum kendi kendime…Ben keşf-i alemdeyim sanki…Her karşılaştığım insanda, canıma yakın bana yakın olan her insan da bir parçamı buluyorum sanki…Söylüyorum sonra yine Tanrılar Okulu söylemini…Seçimlerimle yarattığım dünyadan mutluyum diyorum…Yolculuğumda karşılaşmayı beklediğim herşeye şimdiden merhaba diyorum içtenlikle…Ve bana bu güzel anı yaşatan bu iki güzel insana da tekrar merhaba diyorum…Bir ömür boyu içlerinden ne gelirse yapmayı sağlayacak enerjiyi sağlık ve sihhatle yüreklerinde sonuna kadar hissetmelerini diliyorum can-ı gönülden…

Ve hayatıma çok farklı bir anda giren Amsterdam macerası'nın daha bana nasıl farklı güzellikler kazandıracağını merak etmekten de kendimi alamıyorum:)

27 Ekim 2011 Perşembe

Amsterdam'da haftay-ı devriye...


Yürümek…Şöyle alıp başını hani ayaklarına kara sular ininceye kadar deyiminin hakkını vererek yürümek…Yolda karşılaştığın insanlara gülümsemek…Her an –mazallah- bir bisiklet kazası yaşamamak için sağına soluna dört bir yanına bakarken yanından gecen insanların gölgesini takip etmek…Ah bu zorluklar içinde?! seni kendine hayran bırakan, aslını inkar etmeyip aslını koruyan, hani yaşanmış şehir dedirten, ben masalım, sen hangi masal kahramanısın, diye sorgulatan,  “masal gibi bir şehir – masal şehir” dedirten binalara, yapılara bakakalmak…

Şansının yaver gitmesiyle iki güneşli günle karşılaşmak…Sanki geçiyordum uğradım diyen güneşe inat soğuk havanın ben buradayım diyişini bedenin en ücra köşelerinde dahi hissetmek...Arada sırada kaybolmak…Haritalara sarılmak…Fotoğraf çektirmek güzel anları yakalamaya çalışmak…Yollarda uğur böceklerine rastlamak…Onlara ait olan şarkıyı söylediğinde uğur böceğinin uçtuğuna şahit olmak…”O Hollanda’ca bilir uçuramazsın diyenlere inat, Türkçe parça da J Uğur böceği uçuşu izlemekJ

Sonra alışveriş için uğradığın marketlerde envai çeşit yemeklerin içinde kaybolmak...Geri dönünce en az şu kadar kilo almış olurum herhalde diyip, şimdiden uvvv nasıl veririm bu kiloları diye düşünmeye başladığında, saçmaladığını farkına varıp tekrar yemeklere yönelmek…Kivili portakal suyundan birkaç şişe almak…Öğlen yemekleri için işte iyi olur diye birkaç çeşit salata almak…Meyve  almayı da unutmamak...Avrupalı gibi çalıştığın masayı mevye ile donatmak bilinci ile “alayım  tabi meyve iyidir, meyve alayım” demek…

Ve sonunda işe gitmek…Şu bir haftalık gözlemde bu şehrin sadece sabahları telaş içinde olduğuna inanmak…Herkes bir an önce görevini yerine getirmenin ve geri dönüşte huzur neredeyse onlar için oraya geri dönmenin planlarında olduğunu anlamak…Bu koşuşturmaca içindeki insanların sabahlarını iş dönüşleri ve hafta sonları ile karşılaştırmak…Sonra bir kez daha fark etmek sabahın telaşı ile akşamın-hafta sonunun sükuneti arasındaki farklı Amsterdam’ı…Amsterdam Central’a yaklaşınca korna, bisiklet seslerine boğulmak ve sonrasında kalabalık tramvay durağın insanlar arasında kaybolunca anlamak bir kez daha…İşte yine o zaman fark etmek yaşadığın yüzyılın gerçeğini…Masaldan uzaklaşmak…

Güler yüzlü insanlarla çalışmak yeniden…Çalıştığın binaya girer girmez tanıdığın tanımadığın insanlarla selamlaşmak…Daha önceki katıldığın eğitimlerden insanlarla karşılaşmak ve dünya gerçekten küçük demek…Yemek için, çeşitli organizasyonlar için sözleşmek…Görüşmek için fırsat yaratmaya çalışmak…Bir sene öncesinden, eğitimden, dünyadan aslında hayattan  konuşmak nihayetinde dilinde dininde farklı olan bir insanla bir arkadaşlık başlatmış ve devam ediyor, ne güzel demek…Bir de ser de taa içerde kalpte Allah’ım birkaç bir şey başarmadan, bir fark yaratmadan bir küçük katkı yapmadan geri dönmeyeyim diye dualar etmek…Ek olarak kaza beladan da koru beni yarabbimmm demeden de kendini alamamakJ

Birde arkadaş yolculukta tanınırmış diyenlere hak vermek…Güzel Müge’den emin olmak bir kez daha…Onunla aynı şehirde keyifle geçen bir haftanın daha geçecek birçok güzel keyifli anlara gebe olacağını bilmek...Güzel insanlar tanımak birde…Aynı şeylere gülmek…Aynı geçmişi paylaşmak ve ne güzel ne mutlu bize Türküz demek!

Sonra özlemek sana dair ne var ise…Aileni…Arkadaşlarını…İşini…Soluduğun havayı…Kendi toprağında ait olma duygusunu…Sabah akşam geçtiğin güzel Boğaz’ı…Uykusuz okumayı…Moda’daki dostları...Daha yazması vakit ve epey yer alacak sana ait ne var ise seni sen yapan, hepsini özlemek sonuna kadar…

Bunları yazarken Allah’tan yarın Cuma demek birdeJ

Mek’li mak’lı böyle bir hafta geçti Amsterdam’da…3 ay sürecek bir yolculuk benimkisi…Allah’tan kısa…J

Bu yolculuk öncesi beni havaalanına kadar yolcu etmeye gelen özel insanlara özel sözlerde olmalı tabi…Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u unutmamak gerekJ Canımın merkezindeki güzel ailem…Özledim sizleri çok…Kavuşması garantili ayrılıklar diliyorum bizlere sağlık ve sihhatle…Bu yazıyı okuyan herkese…

 Böyle geçti bir hafta işte…Kısaca…böyle…

25 Ekim 2011 Salı

merhaba demek...


Merhaba....Neye, Kime, Nasil ve Nereden dediginden bagimsiz `Merhaba` demek cok cok guzel bir duygu!

Her blog`un bir kurulus hikayesi var sanirsam benimkini de sizlerle paylasacagim.

Ama ilk soz onun: Umarim yasam seyrimle devam edersin Blog`um...Bu baslangic bu merhaba once sana olsun! Merhaba Istanbulseyirde...