
Yürümek…Şöyle alıp başını hani ayaklarına kara sular ininceye kadar deyiminin hakkını vererek yürümek…Yolda karşılaştığın insanlara gülümsemek…Her an –mazallah- bir bisiklet kazası yaşamamak için sağına soluna dört bir yanına bakarken yanından gecen insanların gölgesini takip etmek…Ah bu zorluklar içinde?! seni kendine hayran bırakan, aslını inkar etmeyip aslını koruyan, hani yaşanmış şehir dedirten, ben masalım, sen hangi masal kahramanısın, diye sorgulatan, “masal gibi bir şehir – masal şehir” dedirten binalara, yapılara bakakalmak…
Şansının yaver gitmesiyle iki
güneşli günle karşılaşmak…Sanki geçiyordum uğradım diyen güneşe inat soğuk havanın
ben buradayım diyişini bedenin en ücra köşelerinde dahi hissetmek...Arada
sırada kaybolmak…Haritalara sarılmak…Fotoğraf çektirmek güzel anları yakalamaya
çalışmak…Yollarda uğur böceklerine rastlamak…Onlara ait olan şarkıyı
söylediğinde uğur böceğinin uçtuğuna şahit olmak…”O Hollanda’ca bilir
uçuramazsın diyenlere inat, Türkçe parça da J Uğur böceği uçuşu
izlemekJ

Sonra alışveriş için uğradığın
marketlerde envai çeşit yemeklerin içinde kaybolmak...Geri dönünce en az şu
kadar kilo almış olurum herhalde diyip, şimdiden uvvv nasıl veririm bu kiloları
diye düşünmeye başladığında, saçmaladığını farkına varıp tekrar yemeklere yönelmek…Kivili
portakal suyundan birkaç şişe almak…Öğlen yemekleri için işte iyi olur diye
birkaç çeşit salata almak…Meyve almayı
da unutmamak...Avrupalı gibi çalıştığın masayı mevye ile donatmak bilinci ile
“alayım tabi meyve iyidir, meyve alayım”
demek…
Ve sonunda işe gitmek…Şu bir
haftalık gözlemde bu şehrin sadece sabahları telaş içinde olduğuna
inanmak…Herkes bir an önce görevini yerine getirmenin ve geri dönüşte huzur
neredeyse onlar için oraya geri dönmenin planlarında olduğunu anlamak…Bu
koşuşturmaca içindeki insanların sabahlarını iş dönüşleri ve hafta sonları ile
karşılaştırmak…Sonra bir kez daha fark etmek sabahın telaşı ile akşamın-hafta
sonunun sükuneti arasındaki farklı Amsterdam’ı…Amsterdam Central’a yaklaşınca
korna, bisiklet seslerine boğulmak ve sonrasında kalabalık tramvay durağın
insanlar arasında kaybolunca anlamak bir kez daha…İşte yine o zaman fark etmek
yaşadığın yüzyılın gerçeğini…Masaldan uzaklaşmak…
Güler yüzlü insanlarla
çalışmak yeniden…Çalıştığın binaya girer girmez tanıdığın tanımadığın insanlarla
selamlaşmak…Daha önceki katıldığın eğitimlerden insanlarla karşılaşmak ve dünya
gerçekten küçük demek…Yemek için, çeşitli organizasyonlar için
sözleşmek…Görüşmek için fırsat yaratmaya çalışmak…Bir sene öncesinden,
eğitimden, dünyadan aslında hayattan
konuşmak nihayetinde dilinde dininde farklı olan bir insanla bir
arkadaşlık başlatmış ve devam ediyor, ne güzel demek…Bir de ser de taa içerde
kalpte Allah’ım birkaç bir şey başarmadan, bir fark yaratmadan bir küçük katkı
yapmadan geri dönmeyeyim diye dualar etmek…Ek olarak kaza beladan da koru beni
yarabbimmm demeden de kendini alamamakJ
Birde arkadaş yolculukta
tanınırmış diyenlere hak vermek…Güzel Müge’den emin olmak bir kez daha…Onunla
aynı şehirde keyifle geçen bir haftanın daha geçecek birçok güzel keyifli
anlara gebe olacağını bilmek...Güzel insanlar tanımak birde…Aynı şeylere
gülmek…Aynı geçmişi paylaşmak ve ne güzel ne mutlu bize Türküz demek!
Sonra özlemek sana dair ne var
ise…Aileni…Arkadaşlarını…İşini…Soluduğun havayı…Kendi toprağında ait olma
duygusunu…Sabah akşam geçtiğin güzel Boğaz’ı…Uykusuz okumayı…Moda’daki dostları...Daha
yazması vakit ve epey yer alacak sana ait ne var ise seni sen yapan, hepsini
özlemek sonuna kadar…
Bunları yazarken Allah’tan yarın Cuma demek birdeJ
Mek’li mak’lı böyle bir hafta geçti Amsterdam’da…3 ay sürecek bir yolculuk benimkisi…Allah’tan kısa…J
Bu yolculuk öncesi beni havaalanına kadar yolcu etmeye gelen özel insanlara özel sözlerde olmalı tabi…Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u unutmamak gerekJ Canımın merkezindeki güzel ailem…Özledim sizleri çok…Kavuşması garantili ayrılıklar diliyorum bizlere sağlık ve sihhatle…Bu yazıyı okuyan herkese…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder